CEMÂLNUR SARGUT: İslamafobiyi hakiki müslümanlığı yaşarsak yenebiliriz

Röportaj:

“ALLAH’TA YOK OLARAK ALLAH’I İDRAK ETMEK”

Hz. Âdem’den îtibâren insanlar kendi hakikatlerini araştırmışlar, kendi özlerine dönmüşler, Yaratıcı ile ilişki kurma ihtiyacını duymuşlardır. Hristiyanlık ve Musevilikte de bu vardır. Tasavvuf bu ihtiyaçtan doğmuştur fakat kemâle Müslümanlıkla ermiştir, çünkü bu ihtiyaca cevap veren en büyük sultan Hz. Peygamber’dir.

Maalesef kendilerine düşman olarak Amerika da, Batı da İslâmiyet’i seçti. Burada bizlerin de çok büyük rolü var; hakiki Müslüman olmayı beceremediğimiz için ve doğru dürüst İslâm’ı yaşayamadığımız için doğru örnek olamıyoruz. Biz yaşayalım, onlar da düşman olmaktan vazgeçsinler; bu şekilde ancak İslamofobi yenilebilir.

Müslümanların en temel eksiklikliği, ahlâk-ı Muhammedî’yi yaşamamaları, Peygamber’in hayatını baz almamaları ve meselâ sâdece ibâdet etmenin, sâdece şekliyle Müslüman olmaya çalışmanın İslâm’ın hakikatine insanı götüreceğini düşünmeleri. İslâm özdür, yaşam biçimidir. İslâm ahlâk-ı Muhammedî’dir, güzel ahlâktır.

Röportaj: Arzu CEYLAN

Vitrin: Kiliselere Müslüman kadın konuşmacı olarak dâvet ediliyorsunuz. Neden kiliseler Müslüman bir kadını dâvet ediyor? Bu nasıl bir ilgi ve sevgi? Açıklayabilir misiniz? 

CEMÂLNUR SARGUT: Tabiî… Çünkü Hristiyan dini maalesef, insanların sorularına cevap vermiyor. İncil’in içindeki ilim, bugünkü anlayıştaki ilimle bağdaşmadığı için insanların çok çeşitli soruları var. Hristiyan dininde yetişen ve İslâm dinini öğrenmeyen din adamları da, kendi peygamberlerini bile doğru dürüst tanıyamıyorlar ve Hz. Meryem’i, Hz. İsâ’yı hakikatiyle anlatamıyorlar.

İşte Kur’ân-ı Kerim, bu iki sultana da çok büyük yer verdiği ve onların hakikatlerini anlattığı için, onların kendi peygamberlerini methedebilmek için bile Kur’an’a ihtiyaçları var… Kur’an’la ancak açıklayabiliyorlar. Bu yüzden de mutlaka Müslümanların anlatmasına ihtiyaçları var, Kur’an’a göre anlatmasına ihtiyaçları var.

Aynı zamanda Kur’an bütün ilimlerin cevabı olduğu için, sorularının cevaplarını da bulmaları açısından, Allah anlayışı, peygamber anlayışı, aşk ve sevgi anlayışı, tasavvufun hakikati gibi bütün soruların cevapları olduğu için bir Müslümanın anlatmasına ihtiyaçları var. Yani bugün Avrupa’da, Hristiyan dininin bekāsı için mutlaka Müslümanlara ihtiyaç var.

Dolayısıyla Hz. Şems’in dediği gibi “İsâ olmadan Mûsâ bilinmez. Hz. Peygamber olmadan İsâ da Mûsâ da bilinmez.”

Vitrin: Tasavvuf sadece İslamiyet’e âit bir kavram mı? Hıristiyan ve Mûsevîlerin tasavvufa denk gelen bir anlayışı, açılımı var mı? Varsa nasıl uygulanır, yoksa neden yok?

CEMÂLNUR SARGUT: Kesinlikle vardır. Hz. Âdem’den îtibâren insanlar kendi hakikatlerini araştırmışlar, kendi özlerine dönmüşler, Yaratıcı ile ilişki kurma ihtiyacını duymuşlardır. Tasavvuf bu ihtiyaçtan doğmuştur fakat kemâle Müslümanlıkla ermiştir, çünkü bu ihtiyaca cevap veren en büyük sultan Hz. Peygamber’dir.

Ancak İslâm dininin hakikatinde ‘şehâdet’ olduğu için, yani her yerde ve her yaratılmışta Allah’ı görmedikçe Müslüman olunamayacağı için, tasavvufu anlamak, idrak etmek, yaratılmış her şeye hürmet etmek zevki ancak İslâm’la anlaşılmıştır.

Yani evet, diğerlerinde de aynı sözler, aynı cümleler vardır fakat hakikatine ancak İslâm’la erer.

Meselâ Pisagor mektebinde de “Kendini bilen, onu bilir” diye, Peygamber’in söylediği ya da Hz. Ali’nin söylediği sözleri o da tekrarlamıştır, ama “O” kimdir? İşte “o” anlayışı ancak İslâm’da gelmiştir. “Kendini bilmek” ne demektir? Nefsinin aczini ve hiçliğini bilmek hakikati de ancak İslâm’la anlaşılmıştır. Onun için kelimeler aynı olabilir fakat yaşanması ancak İslâm’la zuhûr etmiştir.

Vitrin: Çin’de ve Amerika’da Tasavvuf kürsüleri kurdunuz, Avrupa’da da böyle bir girişiminiz olacak mı? 

CEMÂLNUR SARGUT: Önce Amerika’da kurmamın sebebi, Amerika ile olan ilişkilerim, orada ders vermem ve okulun bana açık olmasıydı. Dolayısıyla orada kurmakta zorlanmadık, çünkü okul beni tanıyordu ve hizmetlerimi biliyordu. Dolayısıyla bugün kürsümüz İslamofobi ile çok güzel mücâdele ediyor. O bakımdan çok önemli.

Çin’de kurmamızın sebebi, “İlim Çin’de bile olsa, arayın” diyen Peygamber’in bir hadisine, İbnü’l Arabî’nin “Son insân-ı kâmil Çin’den gelecektir” sözüne dayanıyor.

Burada tabiî iç mânâları var bu söylediklerimin. Her hakikat hem dışıyla hem de içiyle doğrudur.  Ama bir mûcize şeklinde gerçekleşti, çünkü hiç Türk adının girmediği, hele dinî hiç bir programın kabul edilmediği bir üniversitede, çok şükür, biz Türk Kadınları Kültür Derneği, “Ken’an er-Rifaî Distinguished Professorship” adıyla bir kürsü kurmaya muktedir olduk. O da Allah’ın büyük lütfu diye düşünüyorum, o da çok güzel çalışıyor.

Çin’deki başarımız şunu göstermiştir ki, ateist ülkelerde dine çok daha yakınlar. Çin’in ateizminin altında da tasavvuf meyli olduğu için İslâm’ı anlatabilmek daha kolay ve çok büyük başarı elde ettik. Çinli Müslümanlar üzerinde de, Uygur Türkleri üzerinde de ve Müslüman olmayanları Müslüman etmek için de.

Japonya’ya gelince, Çin’deki neticeleri gördüğümüz zaman, Japonya’nın da tasavvufî açıdan buna hazır olduğunu, Japonya’da da bir dinî enstitü oluşturabileceğimizi ve dini anlatabileceğimizi, İslâm dinini anlatabileceğimizi anladık.

Japonya’daki başarımızın en büyük sebebi, orada hazır bir grup bulmamızdandır. Türkçeyi çok iyi bilen, Osmanlı Türkçesi ile çalışan ve Osmanlı mutasavvıflarını araştıran bir hazır grup şu anda bizim kürsümüzde ve Üsküdar Üniversitesi ile ortak çalışmalar yapıyor.

Bu anlayış, Japonya’ya şunu getirdi ki, Japonya daha önce antropolojik açıdan ya da tarihsel açıdan dini incelerken, şimdi dinî açıdan dini incelemeye başlıyor. Bu da bizim için çok büyük bir lütuftur diye düşünüyorum.

İSLAM DİNİNE İHTİYAC AVRUPA’DA DAHA BELİRGİN

Vitrin: Avrupa’ya çok sık geliyorsunuz. Türklerin dinî bağının, Türkiye’dekilere nazaran daha farklı olduğunu düşünüyor musunuz? 

CEMÂLNUR SARGUT: Düşünüyorum. Hakikaten mahrûmiyet, herkes üzerinde değil ama bazı değerleri korumak için çok önemli bir sebep oluyor. Dolayısıyla Batı’da şu anda bâzı değerlerin rahat yaşanamaması ilgiyi artırıyor diye düşünüyorum.

İslâm dinine ihtiyacın, yani İslâm dinini yaşamaya olan ihtiyacın Avrupa’da daha belirgin olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden de bunu anlatmaya çalışanların onlar indinde çok değerli olduğunu görüyorum, ne kadar ihtiyaçları olduğunu görüyorum. Yani İstanbul’da gözyaşlarıyla dinlenilmeyen birçok hakikatin, Avrupa’da gözyaşlarıyla dinlenildiğini görüyorum. Bâzı değerlerin ne kadar korunduğunu, hürmet, saygı, edep gibi değerlerin ne kadar korunduğunu görüyorum.

Tabiî bu arada yozlaşmış gruplar da var, iki kültür arasında kalmış… Onların da bir an önce inşallah kendi hakikatlerine dönmelerini diliyorum. Ama ben Avrupa’daki Türklerin çok güzel olduğuna inanıyorum; cihad yapıyorlar.

Vitrin: İslâmiyet’in Avrupa’da çizdiği imaj ve İslamofobi günümüzde sık tartışılıyor. Bu konuda neler yapılabilir?

CEMÂLNUR SARGUT: Tabiî ki Batı anlayışı bir düşmanlık getirecektir. Maalesef kendilerine düşman olarak Amerika da, Batı da İslâmiyet’i seçti. Burada bizlerin de çok büyük rolü var; hakiki Müslüman olmayı beceremediğimiz için ve doğru dürüst İslâm’ı yaşayamadığımız için doğru örnek olamıyoruz. Bu bakımdan iki tarafın da ortada buluşması gerekli diye düşünüyorum ben. Biz yaşayalım, onlar da düşman olmaktan vazgeçsinler; bu şekilde ancak İslamofobi yenilebilir.

Ama İslamofobinin de getirdiği lütuflar olduğuna da inanıyorum. Bâzı insanların İslâm’ı araştırmasına ve Müslüman olmasına sebebiyet verdiğini de görüyorum. Aşırı İslâm korkusu da buna da neden oluyor. Kur’an’ı okuyan birçok kişi, yaşanan şeylerle hakiki İslâm’ın aynı olmadığını görüp Müslüman oluyorlar yâhut Müslümanlara hürmetleri artıyor. Bu bakımdan belki biraz negatiflik de faydalı olabiliyor. Ama aşırıya kaçtıkları zaman, işte o zaman çok zorluk oluyor.

Vitrin: Mekke’ye Müslüman olmayanlar giremez, haç taşıyamaz. Hristiyanların kutsal yerlerinde bildiğimiz kadarıyla bu böyle değil. Bunu hoşgörü bazında değerlendirebilir miyiz?

CEMÂLNUR SARGUT: Şimdi Mekke’ye girildiği anda Müslüman olmayanların, o dakika Müslüman olacakları belli. Dolayısıyla da hazır olmadan, kendilerini hazır hissetmeden öyle birden Müslüman olmalarını Allah istemiyor. Demek ki onlara vakit tanıyor, “Önce Müslüman olun, sonra Mekke’ye girin” diyor.

Hakikaten Mekke büyülü bir şehir, yani görenin etkilenmemesi mümkün değil. Ben bunu, Batı’nın Müslüman olması şeklinde değil de, Müslümanın “Müslüman” olması şeklinde düşünüyorum. Adları Müslüman olup “Müslüman” olmayanlar bile, gittikleri zaman “Müslüman” oluyorlar.

Dolayısıyla çok hoşgörülü bir hâl diye düşünüyorum. Allah fırsat vermiş, demokratik bir şekilde

İBADET YOLDUR, HEDEF DEĞİL

Vitrin: İslâm’ın değil ama Müslümanların en temel eksiklikleri nedir?

CEMÂLNUR SARGUT: En temel eksiklikleri, ahlâk-ı Muhammedî’yi yaşamamaları, Peygamber’in hayatını baz almamaları ve meselâ sâdece ibâdet etmenin, sâdece şekliyle Müslüman olmaya çalışmanın İslâm’ın hakikatine insanı götüreceğini düşünmeleri. İbâdet yoldur, hedef değil; mutlaka kullanılmalıdır ama ibâdete değil, Allah’a tapılacak şekilde. Bunlar çok yanlış şeyler. İslâm özdür, yaşam biçimidir. İslâm ahlâk-ı Muhammedî’dir, güzel ahlâktır.

Yaratılmış her varlığa hürmet ve yaratılmış her varlıkta Allah’ı görme kābiliyetidir. Bunlar olmadıkça, Müslüman olmak mümkün değildir.

Vitrin: Avrupa başta olmak üzere, dünyada Müslümanların geleceğini nasıl görüyorsunuz? 

CEMÂLNUR SARGUT: Çok iyi görüyorum… İnşallah… Gerçekten, yani Avrupa’daki Müslümanlar daha iyi yaşıyorlar. Bir mürşidin sözü var, Müslüman etmek çok kolay Batı’yı, ama Müslümanı ‘Müslüman’ etmek çok zor. Ben dilerim ki, Müslümanlar hakikate ersinler, yaşayan Kur’an hâline, yaşayan Mesnevî hâline geçsinler ki Peygamber bizden memnun olsun.

Vitrin: Dünyada -ülkemiz de buna dâhil- dayatılmak istenen bir İslâm kadını fotoğrafı var. Siz bu fotoğrafa çok uyan kadınlardan değilsiniz. Bugün bize dayandırılan kadın gerçek İslâm’ın konumlandırdığı kadın mıdır? Arada ne gibi farklar var? Olması gereken nedir?

CEMÂLNUR SARGUT: Ben İslâm kadınının kalbinde ne hissediyorsa, o şekle bürünmesi gerektiğine inanıyorum. Eğer şeklen benden biraz daha kapalı olmaktan huzur ve rahat buluyorsa, bence onun o hâli çok güzel. Ama “edep elbisesi”ni giymiş ve ahlâkî yönden Peygamber ahlâkını yaşamış olan her kul, kadın ve erkek hakiki Müslümandır. Burada “edep elbisesi” çok önemlidir.

“Edep elbisesi” iki mânâ ifade eder:  Şeklî edep ve mânevî edep. Şeklî edep elbisesi giymek, kimsenin yan gözle bakamayacağı kadar edepli bir kıyafete bürünmek demek. Mânevî edep elbisesi giymek ise, yaratılmış her varlıkta Allah’ı görmek demek. Bu ikisini yaptığımız zaman biz çok güzel oluyoruz.

Vitrin: Dinî çalışmalar yapan bir kadın olarak ne gibi zorluklar yaşıyorsunuz?

CEMÂLNUR SARGUT: Hiçbir zorluk yaşamıyorum. Zîra ben insanların söyledikleriyle ilgilenmem, çizdiğim hedefte ölmeden ne kadar ilerleyebilirim diye devamlı koşturmakla meşgulüm. Biraz yaşlandım, az koşuyorum ama ölmeden yapabileceğim, Allah’ın benden istediği şeyleri yapabilmeyi diliyorum. Ayakta, yani hizmet ederken ölmeyi diliyorum.

Dolayısıyla da ben hiçbir zorluk çekmedim, herkesten taltif ve sevgi gördüm. Allah herkesten râzı olsun. Beni sevmeyenler de, tanımadıkları için sevmiyorlardır, biliyorum. Tanısalar, onlar da benim hiçbir iddiam olmadığını, bu âlemde hiçbir beklentim olmadığını, beklentimin yalnız Allah olduğunu görürler, benimle uğraşmaktan vazgeçerler.

Ama bir insanla uğraşılıyorsa ve onda da hatâ bulunuyorsa, hakikaten doğru bir şeyler yapıyor demektir diye düşünüyorum. Onun için vazifemi doğru yapmaktan ve kul olmaktan başka bir niyâzım yok.

Vitrin: İslâm inancı bütün peygamberlere ve kitaplara inanmayı gerektiriyor. O zaman dinlerin birbirinden farkı nedir? Bir sonraki din neden gelmiştir? Peygamberler aynı nûrun parçasıysa o zaman aralarında bir fark yok mudur? 

CEMÂLNUR SARGUT: Vardır. Aslında aynı nûrun parçasıdır, hakikat-i Muhammedîye’den tecellî etmiştir. Ama bunu siz o ışığı güneşin doğuş ânında Hz. Âdem olarak tecellî etmiş gibi düşünün; tam 12’de Hz. Muhammed tecellî etmiş gibi düşünün.

Yani bir kere ilim farkı vardır; dünya hazırlandıkça, Allah gönderdiği nûr-u ilâhînin hakikatini artırır. Güneşte hiçbir fark olmaz, yani peygamberler arasında fark yoktur, fakat gönderdikleri ilim, mânevî bilgi -artık o seviye arttığı için- açısından farklılıklar vardır.

Yani Mûsevîlik ilm-el yakîn (ilimle Allah’ı bilmek), İsevîlik, ayn-el yakîn (görerek Allah’ı bilmek), Hz. Muhammedîlik Hakk-el yakîn (yani Allah’ta yok olarak Allah’ı idrak etmek) anlamına gelir. İşte bu seviyeye çıkmak lâzım.

Ayrıca da şeriat farkı vardır. Zâten bugün bütün Batı âlemi Müslüman şeriatına göre hareket ediyor. Ben hiçbir Hristiyan görmedim ki -yani çok ender olmalı herhalde- sağ yanağına vurunca “Soluma da vur” diyen… Dünyada böyle çok az kişi kaldı.

Ama herkes evleniyor, mücâdelesini de yapıyor. Demek ki bugünkü şeriat İslâm şeriatıdır. Farkında olmadan insanlar o şeriata uyarlar. Onun için farklılıklar buradadır, yoksa peygamberlerin şahsında ‘güneş’ olmaları açısından bir farklılık yoktur; gönderdikleri ışık farkı vardır.

İNSAN RUHUYLA RAB’DIR, NEFSİYLE KULDUR

Vitrin: Siz bütün konuşmalarınızda hiçliğe vurgu yapıyorsunuz. Siz hiçliği nasıl tanımlıyorsunuz?

CEMÂLNUR SARGUT: Şimdi insanda iki büyük güç vardır. “İki elimle yarattığım insana secdeden seni alıkoyan nedir ey Şeytan?” diyen âyet bunu anlatır. Bu güçlerden bir tanesi “kulluk”, diğeri “Rablık”tır. İnsan ruhuyla Rab’dır, nefsiyle kuldur. Yani rûhu Allah’tan direkt üflendiği için, Allah vücutta “Rab”dır. Ama biz nefsimizden ibâret olduğumuz için kuluz.

İnsan, kulluğunu idrak etmeden Rablığını ilân ederse, o zaman Firavun olur, Allah korusun. Peygamber gibi önce kulluğunu ilân eder, kendi hiçliğini ve yokluğunu anlatırsa, o zaman vücûdunun her zerresi Rab kesilir ve herkese bir şey öğretmeye başlar.

İşte insan kendi aczini, hiçliğini görür ve başarının hiçbir zaman kendine âit olmadığını, Allah’ın bir lütfu olduğunu ve her an kendinden her türlü bilginin, ilmin ve başarının çekilebileceğini bilirse, o zaman o insandan zuhûr eden her cümle başkalarına bir şey öğretir hâle geçer.

O halde ‘hiçlik’ bu bakımdan çok önemlidir. Kul olmak, yani hiç olmak, makamların en yücesidir, alt bir makam değildir, şahsiyetli olmak demektir. Çünkü şahsiyetin Allah’a âit olduğunu, kendi vücûdunda şahsiyet olmayacağını bilmek demektir. “Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez” seviyesine ulaşmak demektir. Bu bakımdan ‘hiçlik’ her şey demektir.

Kim
Türkiyedeki tanınmış mutasavvıflardan biri olan Cemalnur Sargut, hem yazdığı kitaplarla hem de dünyanın birçok ülkesinde katıldığı toplantılarda İslam tasavvufunu anlatıyor. 20 yıl kimya öğretmenliği yapan Sargut, gençliğinde ilgi duyduğu felsefe ve tasavvufa olan bilgisini araştırmalarıyla derinleştirdi. İslam tasavvufu konusunda bir çok kitap yazan Sargut, aynı zamanda Türk Kadınları Kültür Derneği’nin (TÜRKKAD) İstanbul Başkanı. Dernek tarafından düzenlenen konferanslarda İslâm tasavvufunun günümüz sorunlarına getirdiği çözümler ele alınmakta.
Sargut, bu konudaki anlayışı insanlık âlemine tanıtmak amacıyla 2000 yılından beri dersler verdiği A.B.D.’nin North Carolina Üniversitesi’nde 2009 yılında bir İslâm kürsüsü kurmuştur. İkinci bir İslâm kürsüsü de Çin’de Pekin Üniversitesi’nde kurulmuştur. Köln Üniversitesinde de Bu çalışmalarının ortak amacı, öğrencilerin İslâm’ın yaşam şekli olan tasavvuf eğitimini yaşayışları ile örnek olan hocalardan almalarını sağlamaktır. Japonya’da Kyoto Üniversitesinde İslam Tasavvuf Araştırmaları Merkezi kuran Sargut, Köln Üniversitesinde de İslam tasavvufu ile ilgili ders çalışması planlıyor. Sargut İslâm’ın hakîkatinin tanıtılması için Doğu ve Batı arasında mânevî bir köprü kurulmasına önderlik etmeyi hedefleyen çalışmalarıyla tanınmaktadır.
Kimdir

2 Comments

  1. Canim hocam ban irandan sizin hayranlarınızdan ım aşık oldum eşimi yakin bir zaman önce kaybettim ve sizin sözlerinizle huzur buluyorum . Beyaz tv deki proğramlarnzi kayıtlarını buldum onları hep izliyorum keşke yeniden tv de olsanız sizin bakış açınız bizi aydınlatıyor rabim sizi başımızdan eksik etmesin saygılılar la Fariba 🙏😘😘❤😘❤❤😘😘😘❤😘❤❤❤❤😘😘😘😘😘

  2. Sayın Sargut,bence sizin gibi insanlar islamı hristiyanlara tanıtmak onları müslüman etmekle uğraşmak yerine öncelikle müslüman ülkelerde daha çok çalışmalı müslümanlara islam dinini ahlakı,hoşgörüyü,yaratılmış herşeye saygı duymayı kin ve nefretten uzak durmayı;İmanın şartlarından olan kitaplara ve peygamberlere inanmayı,bütün dinlere,inançlara herkesin inancı doğrultusunda ibadet etme hakkına saygı duymayı, hiç bir inancın bir başka inanç üzerinde üstünlüğü olmadığını ayrıca müslüman olmayan ülkelerde yaşayan müslümanların ibadet hakları gibi müslüman ülkelerde yaşayan başka din ve inançtan insanlarında özgürce bu haklarını yerine getirebilmesinin sağlanması gerektiğini,din adına insan öldürmenin günahlarını anlatmaları insanlara,islama dinine daha çok hizmet eder çünkü islamı önce asıl müslümanım diyenler öğrenmeli milyonlarca müslüman okumadan sayısız hurafelerle, mantıksızlıklarla müslüman.
    Şöyle birşey okumuştum;sadece kendi yolunun kitaplarını okutup;başkalarınkini yasaklayanlar,”İslam Dini”nin yol kesicileridir.
    saygılarımla

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*